Laiklik sadece din ve devlet işleriyle ilgili değildir

0

Laiklik kısaca aklın özgürleşmesidir. Aklı eleştirel, sorgulayıcı yönde kullanmasına izin vermeyen her türlü etkenden özgürleşmesidir…

Laiklik kısaca aklın özgürleşmesidir. Aklı eleştirel, sorgulayıcı yönde kullanmasına izin vermeyen her türlü etkenden özgürleşmesidir.

Laiklik, devlet, siyaset, hukuk, eğitim gibi işlerin dine göre düzenlenmemesi, dinin kişisel ve özel yaşam alanına çekilmesi ve bu koşulla dini inanç ve ibadet özgürlüğünün güvence altına alınmasıdır. Laiklik “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması”ndan daha geniştir. Laiklik Atatürk, Şükrü Kaya, Mahmut Esat Bozkurt gibi Cumhuriyet’i kuran devrimcilerin belirttiği gibi “din ve dünya işlerinin ayrılığı”dır. Laiklik, maddi hayatın gelenek, din gibi değişmez kurallara göre değil günün gereklerini, maddi zorunlulukları göz önünde tutarak düzenlenmesidir.

Laiklik sayesinde teokrasiye dayalı ilahi meşruiyet yerini milli irade olarak da bilinen demokratik halk iradesine bırakmıştır. Egemenliğin kaynağı artık ruhban sınıflar, imparatorlar değil uluslardır. Bu nedenle demokrasi-laiklik-halkçılık birbirleriyle yakından alakalı ve birbirlerini tamamlayan kavramlardır.

Lâiklik, yeni devletin meşrûiyet dayanağı olan millî egemenliğin gerçekleştirilmesi bakımından yaşamsal bir ilkedir.

ATATÜRK’ÜN LAİKLİK ANLAYIŞI

Atatürk’ün laiklik tanımı şöyledir:

“Kişi, toplum ve devlet yaşamına egemen olan kuralların tümünün akla ve bilimsel gerçeklere dayalı olması, bireylerin hiçbir baskı altında olmadan dinsel inanç ve ibadetlerinin gereğini yerine getirebilmesidir.”

Atatürk’e göre din bir milleti oluşturan etmenlerden biri değildir:

“Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini kabul etmekteyiz. Türkler İslâm dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din ne Arapların, ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesir etmedi. Bilâkis, Türk milletinin millî bağlarını gevşetti; millî hislerini, millî heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabiî idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde, şamil bir ümmet siyaseti idi.”

Vatandaşlık bağıyla tanımlanan siyâsi kimliğin oluşturulmasında dine yer verilmesi doğru değildi. Atatürk’ün laikliğin devlete yönelik manası hakkındaki görüşleri ise şu şekildedir:

“Laiklik, din ile dünya din ile devlet işlerinin ayrılması anlamına gelir. Devlet idaresinde bütün kanunların ve usullerin çağdaş ilim ve fenne dayanması ve günün ihtiyacına cevap verecek durumda olmasını temin etmenin zaruretine inanarak dini ihtiyaçlarla bir tutulmaması kabul edilmiştir.”

Atatürk’e göre devlet çeşitli dine sahip vatandaşları arasında tarafsız kalır, ayrım yapmaz. Atatürk bunu şöyle ifade eder:

“Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir.  Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasti ve fiile dayanan, bağnazlığa kaçan hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.”

Atatürk’ün tarikatlara bakışı şöyleydi:

İlgili:  Gençlerin çoğunun Tanrı inancını yitirdiği bir zamanda doğdum

“Efendiler ve ey millet; biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler ve müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”

Laiklik ile ilgili olarak 1939 CHP Büyük Kongresi için 1937 yılında şunu yazmıştır:

“Din kavramı vicdansal olduğundan, parti, din ile dünya işlerini ve devlet siyasasını birbirinden ayrı tutmayı ulusumuzun çağdaş soysallık yolunda ilerleyebilmesi için başlıca başarı etkeni görür.”

ATATÜRK DÖNEMİNDE LAİKLEŞME YÖNÜNDE UYGULAMALAR

1921 Anayasası, 1. maddesinde “egemenliğin kayıtsız şartsız milletindir” ifadesiyle “milli egemenlik” kavramını belirtmiştir. Böylece egemenliğin kaynağı ilahi değil, millet olmuştur.  Fakat anayasanın 2. maddesi, “devletin dini din-i İslâmdır”, 7. maddesi de “ahkâm-ı şer’iyyenin tenfizi (dini hükümlerin uygulanması)”nden söz ediyordu.

1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılmış, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilân edilerek egemenlik, kayıtsız şartsız millete verilmiştir. 3 Mart 1924 tarihli “Tevhid-i Tedrisat” (öğretimin birleştirilmesi) yasasıyla dinsel ve laik eğitim ikilemi sona erdirilmişti. 3 Mart 1924’te hilafet kaldırılmıştır. Din işlerini düzenleyen ve işlemlerin dine uygunluğunu denetleyen Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti kaldırılarak yerine Diyanet İşleri Reisliği kurulmuştur. Anayasanın 26. maddesi TBMM’yi şer’i hükümlerin uygulanması hususunda görevli kılmış, ayrıca 16. ve 38. maddeleri gereğince, milletvekillerinin ve cumhurbaşkanının yemin metinlerini dini içeriğe bağlamıştır.

1924 Anayasası’nda “Türkiye Devleti’nin dini, Din-i İslam’dır.”

3 Aralık 1934 tarihli “bazı kisvelerin giyilemeyeceğine dair yasa”nın gerekçesinde laiklik, “din ile devletin ayrılığını ve dinî akidelerin devlet işleri haricinde sırf vicdani bir mahiyette kalıp memleketin devlet hayatında dinin hiçbir tesiri olmaması” şeklinde belirtilir.

8 Nisan 1924’te çıkan bir kanunla şeriat mahkemeleri kaldırılmıştır. Böylece din adamları yalnız medeni hukuku uygulama yetkisini değil, adaleti uygulama yetkisini de yitirmişlerdir. Gayrimüslimlerin kendi dinlerinin kanunlarına bağlı olma hakkını tanıyan Lozan Antlaşması’nın 42. maddesi de böylece hükümsüz kalmıştır. Bu cemaatler de aynı Medenî Kanun’un kendilerine uygulanmasını kabul etmişlerdir. Dinlere göre ayrı medenî haklar uygulanması gibi karma bir hukuk ve adalet sistemi de kesin olarak bırakılmıştır.

30 Kasım 1925 tarihinde 677 sayılı “Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Kapatılmasına ve Bir Takım Ünvanların Yasaklanmasına ve Kaldırılmasına Dair” yasa kabul edildi. Yasayla tekke, zaviye ve türbeler kapatıldı. Türbedarlıklar ile şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, eylem, unvan ve sıfatların kullanılmasını, bunlara ait hizmetlerin yapılmasını ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesi de yasaklanmıştır. Bu yolla laikliğin “vicdan özgürlüğü” boyutu sağlanarak tarikat, şeyh gibi aracıların halkı dinsel yönden sömürmesi engellenmiştir. 17 Şubat 1926 tarihinde “Türk Medeni Kanunu” yürürlüğe girmiş ve “Mecelle” kaldırılmıştır.

Takvim, kıyafet, hafta tatili, alfabe dinî referansı olmaksızın dünya ile uyumlu bir şekilde düzenlenmiştir. İslâm geleneğinin ay hesabına dayanan Hicrî takviminin, devlet maliyesi işlerinin gereklerine uymamasının sonucu olarak değiştirildi. 1925’te Avrupa takvim ve saatine geçildi.

İlgili:  John Steinbeck’ten oğluna mektup: “Aşk, insanın başına gelebilecek en iyi şeydir”

Din propagandası yapma amacıyla siyasal parti kurulması da kanunsuz sayılmıştır. 1926 tarihli Ceza Kanunu’nun 163. maddesiyle dini siyasi araç olarak kullanma eylemi yasaklanmıştır. Aynı kanunun 241. maddesi din görevlilerinin görevlerini yaparken devlet kanunları ve kurumlarına karşı söylev ya da dinsel öğreti konuşmaları yapmaları cezalandırılma nedeni olmuştur. Kadınlara, 3 Nisan 1930 tarihinde belediyelerde seçme ve seçilme, 26 Ekim 1933 tarihinde muhtar ve ihtiyar heyetine seçilebilme hakkı, 5 Aralık 1934’te de milletvekili seçme ve seçilme hakkı verilmiştir.

Feodal sınıfın toplumdaki üstünlüklerini yok etmeye yönelik çabalardan olan 26 Kasım 1934 tarihli “Efendi, Bey, Paşa Gibi Lakap ve Ünvanların Kaldırılmasına Dair” yasa ile dinle ilgili ünvanların kullanımı yasaklanır. Yasanın gerekçesinde “Türk devriminin en açık niteliği, demokratlıktır” deniyordu.

Bu lakap ve ünvanların, “eski sınıf ve üstünlük anılarını” yaşattığı belirtiliyordu. “Şeyhlik, dervişlik, dedelik, seyitlik, çelebilik, muskacılık, falcılık ve türbedarlık, Ağa, hacı, hafız, hoca, molla” gibi ayrıcalık bildiren lakap ve unvanların kaldırılmasıyla feodal sınıfın varlığı hukuki olarak engellenerek toplumu sömürmelerinin önüne geçilmeye çalışılmış ve toplumsal ilişkilerde biat kırılarak eleştirel aklın, bilimin referans alınması sağlanmıştır. Böylece toplumsal huzur sağlandığı gibi toplumsal ilişkiler çağdaş ve laik hale getirilmiştir.

3 Aralık 1934 tarihinde kabul edilen “Bazı Kisvelerin (Kıyafetlerin) Giyilemeyeceğine Dair Kanun” ile kıyafet konusuna din ve mezhepler arasında eşitlik sağlanması, dinin devlet ile toplum yaşamına karıştırılmaması ve vicdanlara bırakılması noktalarından yaklaşılmıştır. 1934’te dinle ilgili unvanların kullanılması kaldırılmıştı. Müslüman olan ya da olmayan din adamlarına özgü giysi ancak din görevleri yapıldığı zamanlarla kısıtlanmıştı.

1938’de çıkarılan “Cemiyetler Yasası”yla siyasal ve ulusal birliği bozan, din, mezhep ve tarikat esaslarına dayanan, yerlilik ve yabancılık gibi yurttaşlar arasında ayrılık yaratan cemiyetler kurulamayacaktı. Bu yasa cami yapımı ve onarımı için, hayrat işleri, meslek yardımlaşması, din yapıtları meydana getirme gibi amaçlarla cemiyet kurulmasını yasaklamaz. Buna karşılık, Sünnî, Alevî, Ticanî, Bektaşî, Nakşibendî, Nurcu gibi tarikatlar kurulmasını yasaklar.

Laikliğe aykırı davranılmasının yaptırımı olarak Türk Ceza Kanunu’nun 163. maddesini düzenlenmiştir. İlgili madde “devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla, dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek (…) propaganda yapan veya telkinde bulunan kimse, beş yıldan on yıla kadar hapisle cezalandırılır” demekteydi.

“BİZ TARİHE KAZA VE KADERİN BİR NETİCESİ NAZARI İLE BAKMADIĞIMIZ GİBİ”

Başbakan İsmet İnönü ve 153 Milletvekili Anayasanın 2., 44.,47., 48., 49., 50., 61., 74. ve 75. maddelerinin değiştirilmesine dair kanun teklifi 04.02.1937 tarihinde Meclise sunulmuş, 05.02.1937 tarihinde görüşülmeye başlanmıştır. Laiklik de bu tarihte anayasaya girmiştir.

İlgili:  Ateizm, Deizm, Agnostisizm; Diyanet ve Çözüm

Teşkilatı Esasiye encümeni adına İçişleri Bakanı Şükrü Kaya söz alarak Altı Ok’un hangi nedenlerle yasaya dahil edilmesi gerektiğini açıklamaya çalışmıştır. Kaya, Türklerin coğrafyadan kaldırılmak ve tarihten silinmek istendiğini vurgulayarak Kemalist Devrimin materyalist tarih anlayışını da şu sözleriyle ortaya koyar:

“Biz tarihe kaza ve kaderin bir neticesi nazarı ile bakmadığımız gibi, tarihin böyle kaza ve kaderinden ve zaruri akıbetlerinden gelen hükümlerine de boyun eğmeği bilmeyen bir milletiz. Bizim kanaatimizce her millet kendi tarihini kendi yapar.”

Meclis görüşmeleri sırasında İçişleri Bakanı Şükrü Kaya dinin sadece devlet değil dünya işlerinden de ayrı tutulması gerektiğini şu sözleriyle vurgular:

“Bu devlet kahinlerin ve gayri mesullerin, vicdanlarına amil olmasından ve devlet-millet işleri görmesinden çok zarar görmüştür. Mademki tarihte deterministiz, mademki icraatta pragmatik maddiyatçıyız o halde kendi kanunlarımızı kendimiz yapmalıyız. (…) bizim isteğimiz hürriyet, laiklikten maksadımız dinin memleket işlerinde müessir ve amil olmamasını temin etmektir. Bizde laikçiliğin çerçevesi ve hududu budur. (…..) Biz diyoruz ki dinler vicdanlarda ve mabetlerde kalsın, maddi hayat ve dünya işlerine karışmasın, karıştırmıyoruz ve karıştırmayacağız.”

“MADEMKİ TARİHTE DETERMİNİSTİZ, MADEMKİ İCRAATTA PRAGMATİK MADDİYETÇİYİZ”

Kaya determinist tarih anlayışını da şu şekilde açıklar: “Mademki tarihte deterministiz, mademki icraatta pragmatik maddiyetçiyiz, o halde kendi kanunlarımızı kendimiz yapmalıyız…Kanunlarımızı bugünün icaplarını, maddi zaruretlerini göz önünde tutarak yapmalıyız.”

Laiklik konusunda da vicdan hürriyetine ve istedikleri dinlere inanmaya müdahale edilmediğine, herkesin vicdanın hür olduğu söyleyerek Laikliğin tanımını yapmıştır:

“Laiklikten maksadımız dinin memleket işlerinde etken olmamasını temin etmektir.”

Görüldüğü gibi laiklik gericilerin pek sevdiği laiklik “din ve devlet işlerinin ayrılması” ile sınırlı değildir. Cumhuriyet kadroları laikliği eğitimden, ekonomiye, sanattan, bilime dinin memleketin işleyişine, toplumsal hayata müdahalesinin önüne geçmek olarak anlamışlardır.

Türklerin şeriatın hükümlerinden sıkıntı çektiği için Şükrü Kaya dinlerin, vicdanlarda ve mabetlerde kalması gerektiğini, maddi hayat ve dünya işine karışmasına izin vermeyeceklerini açıklamıştır. Türk için yegâne doğru yol ve tarikatın müspet ilimlere dayanan milliyetçilik olduğunu da sözlerine eklemiştir.

Milletvekili Hakkı Kılıçoğlu söz alarak kürsüye çıkmış ve dini kurumların devletin bünyesinde yer almaması gerektiğini savunmuştur:

“Bütün dini işleri vicdanlara bıraktıktan sonra bir devletin resmi bünyesinde, bilhassa Teşkilatı Esasiyemizin bu yeni ikinci maddesi karşısında, yeri olmayacağı kanaatindeyim. Devlet teskilati içinde, Teşkilatı Esasiye kanunu karşısında bunların yeri olmaması lazım gelir. Evet mabetlerimiz vardır, onlara hizmet edenler vardır. Bunlara bakılmasın demiyorum. Fakat doğrudan doğruya ayrı bir fasıl olarak evkaf kanununda bunlar için hükümler gösterilebilir.”

Böylece Anayasanın 2. maddesi “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılapçıdır. Resmi dili Türkçe’dir. Makarrı (başkenti) Ankara şehridir” şeklinde değiştirilerek 5 Şubat 1937’de laiklik anayasaya eklenmiştir.

Mustafa Solak, OdaTv

Share.

Comments are closed.