Livaneli’nin üzerinde çalıştığı Abdülhamid romanından ilk pasajlar: İmparator ve Doktoru

0

Zülfü Livaneli, Doğan Kitap’tan yayımlanacak Abdülhamid romanından bazı bölümleri ilk kez okuyucuların beğenisine sunuyor. 100’üncü ölüm yıldönümü vesilesiyle alevlenen, Google’ı bile onun icat ettiğine kadar varan tartışmalar bu romanla yeni bir boyut kazanacak. Kitaptan bu ilk metinlerde, II. Meşrutiyet’in ilanını, devrilen padişah ve yakın çevresinin gözünden okuyoruz.

Okurlarım tarihe ne kadar meraklı olduğumu bilir. 1996’da ‘Engereğin Gözündeki Kamaşma’ romanında 17. yüzyıla eğilmiştim ama bence ‘tarihi roman’ değildi bu. Her romanda olması gerektiği gibi ‘insan’ı ele alan ama onu tarihi dekorun içerisine yerleştiren bir anlatıydı. Daha sonra ‘Osmanlı Konstantiniyye Oteli’ne -hem de Bizans’la birlikte- girdim. Birkaç yıldır da Abdülhamid üzerine yoğunlaştım. Eski okumalarımın üstüne çeşitli yabancı kaynakları inceleyerek, yakın tarihimizin en önemli kişilerinden birisi olan bu ‘insan’ı anlamaya çalışıyorum. Çalıştıkça da ne kadar ilginç bir kişilik karşısında olduğumu anlayıp şaşırıyorum. Hepimizin bildiği gibi imparatorluğun fiilen bittiği en zor dönemde tahta çıkmış ama ustaca siyasi manevralarla devleti 33 yıl ayakta tutmayı başarmış bir son padişah. (Reşad ve Vahideddin’i düşününce son demek yanlış değil bence). Öte yandan Tevfik Fikret, Mehmet Âkif dahil bütün aydınların nefret ettiği ‘müstebit’ bir figür. Ama bu çatışmanın ardında gerçekten çok ilginç bir insan, bir baba, bir eş, bir âşık var. Romancı olarak ilgimi çeken de Abdülhamid’in bu yanı zaten. Sarayda temsil verecek olan Sarah Bernhardt’a, “Paris’te ölüm sahnesini o kadar başarılı oynuyormuşsunuz ki insanlar gerçekten öldüğünüze inanıyormuş hanımefendi” diyen ve büyük artistin “Evet Majeste” diyerek teşekkür etmesi üzerine “Rica ediyorum, o sahneyi burada oynamayın” diyecek kadar -haklı olarak- vehm-i hümayun sahibi bir imparator. Epey zamandır yazdığım kitap bu yıl yayımlanır mı bilmiyorum ama yetişse bile Abdülhamid’in vefatının 100. yıldönümüne denk gelmesi bir rastlantı. –Zülfü Livaneli

O zaman padişah, ani bir şimşek çakmış da yaşlı bedenini tepeden tırnağa titreterek içinden geçmiş gibi, her şeyi hatırladı. 33 yıldır her sabah uyandığı şehrinde, sarayında değildi; çok uzakta, Selanik’te bir köşkün odasında hapisti. Çakmağını kaldırarak çevresine baktı; zayıf alev yüksek tavandaki süslemeleri, panjurları kapalı camları, kahverengi parkeyi ve iki koltuğu yaladı. O zaman 34. Osmanlı Sultanı ve 113. İslam Halifesi Abdülhamid Han’ın içine tarifsiz bir gariplik çöktü. Bu yabancı odada aç biilaç, kimsesiz kalmıştı. Ailesi, kızları, oğulları, eşleri, uşakları, bomboş köşkün odalarında, tahtaların üzerine uzanmış olmalıydı. Köşke getirilip de askerler, çift kanatlı büyük kapıyı üstlerine kilitledikten sonra, içinde sadece bir yemek masasının bırakıldığı boş, büyük salonda kalakalmışlardı. Yere oturmuş, birbirlerine bakmaya bile utanarak başlarını önlerine eğmişlerdi. Neden sonra kızlarından küçük olanı köşede unutulmuş iki koltuk görmüştü. Koyu yeşil kadifeyle kaplı lenduha koltuklardı bunlar. Uşakları, kızlarının da yardımıyla iki koltuğu soldaki odaya taşımış, birbirine bitiştirmiş ve “Sultanım bu gece burada istirahat buyurun, sabah ola hayrola, kendi askeriniz sizi böyle bir duruma düşürmez ama herhalde hazırlanacak vakitleri olmadı”, demişlerdi.

İlgili:  Atatürk'ün Meclis Açılış Konuşması, 1 Kasım 1937

Tam o sırada üç katlı devasa köşkün kapısının açıldığını duymuşlar, bir komutanın, yanındaki askerlerin tuttuğu lambanın ışığında içeri girdiğini görmüşlerdi. Hayatı boyunca öldürülme korkusu içinde yaşamış yaşlı padişahın zayıf sinirlerini altüst eden, asker sertliğinde bir giriş olmuştu bu. Çizmelerin yere vururken çıkardığı sesler köşkün boşluğunda yankılanıyor; lambalar insan gölgelerini uzatarak duvarlara aksettiriyor; komutanın nispeten medeni görünen ifadesine karşın daha alt rütbelilerin kendisine ve çıplak tahta üzerinde oturan ailesine yönelttiği haşin bakışlar, padişaha son saatlerinin geldiğini haber veriyordu. Belki de hepsini burada kurşuna dizeceklerdi, belki de her şey gibi hanedan kanı akıtmama âdeti de geçmişte kalmıştı. Kızlarının, onu korumak ister gibi önüne geçtiklerini fark etti. Üç kız babalarına siper oldular.

Komutan durumu görerek “Efendim” dedi, “Size yemek ve su getirdik.” Arkasındaki askerler taşıdıkları büyük bir siniyi, salonun ortasında bir yalnızlık heykeli gibi duran yemek masasının üstüne koydular. Komutan, “Kusura bakmayın, çok ani bir geliş olduğu için köşk hazırlanamadı, Robilan Paşa oturuyordu burada, emir üzerine boşalttı, eşyasını alıp gitti. İnşallah yarın otellerden yatak vesaire tedarik ederiz” dedi. Padişah ailesinin içine düştüğü duruma üzülür gibi bir hali vardı ama ötekiler düşmanca bakmayı sürdürüyordu. “Eksik olmayınız zabit efendi!” dedi Padişah, “Allah sizden razı olsun. İsminiz neydi?” “Ali Fethi. Sizinle İstanbul’dan geldim ben de. Bu yemekleri Selanik’in en iyi lokantasına yaptırdıklarını söylediler” dedi komutan. Demez olaydı; çünkü ‘yemek’ ve ‘yaptırmak’ sözlerini duyar duymaz sultanın o dillere destan vehm-i hümayunu, korkuları depreşiverdi. Demek bizi zehirleyerek öldürmeyi düşünüyorlar, diye geçirdi aklından.

(…)

Neredeyse nefes almaya bile korkarak dışarıyı dinliyordu. Oda kapısının ötesinde hiç kimse yoktu. Herkes ayrı ayrı odalara çekilmişti herhalde. Zavallı sultanlar, şehzadeler kuru tahtaların üzerine uzanıyor olmalıydılar. Çıt çıkmıyordu.

İlgili:  Prof. İlber Ortaylı: Atatürk'ün konumunu tartışanlar var; amatörler ve kasaba çokbilmişleri böyle iddialar ortaya atmayı sever

Sonra bir mucize oldu; önce akordu tam da düzgün olmayan bir piyanonun tuşlarından çıkan ürkek bir melodi geldi kulağına. Sonra genç, billur gibi bir sesten yükselen arya. Küçük kızının, Ayşe Sultan’ın sesiydi bu, karanlık köşkün ıssızlığı içinde dalgalanan ipek bir şal gibi; babasına duyurmak için La Traviata’dan en sevdiği aryayı söylüyordu. Ertesi gün öğreneceği üzere, üst katta nasılsa bırakılmış bir piyanoyu çalarak, babacığım ben yanındayım, merak edecek bir şey yok demek istiyordu. Yaşlı sultan, gözlerinden süzülmesine engel olamadığı yaşlarla, dünyanın en acayip ortamında söylenen La Traviata aryasını dinledi ve vehm-i hümayun kısa bir süre için, Boğaziçi’nin güneş yükseldikçe ağır ağır dağılan sisi gibi hafifledi. Büyük heyecanlara ve yolculuğa yenik düşen yaşlı ve yorgun bedeni, kızının söylediği ninniyle huzursuz bir uykuya dalıp gitti.

(…)

Çok değil, bu tarihten üç yıl sonra, tek bir kurşun bile atmadan Yunan ordusuna teslim edilecek ve bu yüzden korkuyu temsilen ‘Yürek Selanik’ diye adlandırılacak olan olan Selanik şehri; işgal olasılığı kimsenin aklının ucundan geçmediği ve yüzlerce yıllık düzenin devamına dair soru sorulması bile saçma bulunduğu için, Padişah’ın gizlice getirilip hapsedildiği 1909 yılının o bahar akşamını, her zamanki eğlenceli, dinamik haliyle dolu dolu yaşamaktaydı. Şehrin yerlisi olan Yahudiler, Türkler, Avdetiler, Pomaklar, Yunaniler, Rumlar, Makedonlar, Fransızlar, İtalyanlar ve daha birbirine benzemez bin bir millet, imparatorluğun bu en özgür ve kozmopolit şehrindeki politik ortamı, denizden esen meltemin anason kokularına karıştığı bir eğlence atmosferine sinmiş ve bütün dillerde yer etmiş ‘keyf’ ile birlikte algılıyorlardı. En azından Kordon’da böyleydi durum. Müslüman mahallelerine ise, zaman zaman ezan seslerinin ve geceleri yere asasını vurarak “Asayiş berkemal, geceniz hayrolsun” diyen pazvantın sesinden başka hiçbir şeyin duyulmadığı, ağırbaşlı bir sükût hâkimdi.

İlgili:  Cumhuriyetten Meşrutiyete dönüş “Padişahın bile daha az yetkisi vardı”

İmparatorluğun 3. Ordu’sunda görev yapan subaylar ara sıra efkâr dağıtmak için Kordon’da Beyaz Kule’nin arkasındaki kahvede ya da şakrak kızların Rum havaları söylediği gazinolarda buluşurlar, Balkanlar’da giderek artan huzursuzluğa pek de fazla aldırmadan, İstanbul, saray ve Selanik dedikoduları yaparlardı. Bu subaylardan birisi 3. Ordu hastanesinde görevli Doktor Yüzbaşı Atıf Hüseyin Bey’di. Zaman zaman kendisi gibi evli olmayan subay arkadaşlarına takılır, özellikle çok sevdiği Rum şarkıcılarının yanık sesleri eşliğinde yüreğine dokunan hayallere daldığı Kristal Gazinosu’na giderdi. Hastanede işi başından aşkındı, çok çalışıyor, aşırı yoruluyordu. Arkadaşlarıyla geçirdiği böyle akşamlar ise ona verilen tek ödüldü sanki. Ama düzgün, dengeli ve hayatın her alanına özen gösteren bir subay olduğu için sadece bir bardak birayla yetinir, bazı subay arkadaşlarının geç saatlere kadar içtiği rakı, uzo, şarap gibi sert içkilere elini sürmezdi.

Bazı günlerde Dimitris Sarayiotis’in sahibi olduğu Proodos ya da Sindrivani bölgesindeki Tumba Kahvesi’ne gider, bol köpüklü kahvelerini yudumlarlardı. Hamidiye Caddesi’ndeki Parthenon, bilardo meraklarını giderdikleri bir salondu. Bilardoyu en iyi oynayan subayın Yüzbaşı Mustafa Kemal Bey olduğu kulaktan kulağa dolaşırdı. 1908’deki İkinci Meşrutiyet reform ve ferahlama döneminde faaliyete geçen Yunan Kültürel Dans Topluluğu’nun açılışında rastlamıştı bu sarışın yüzbaşıya. Genç subayların içinde ihtilal ateşi yanıyor, Fransız İhtilali’ne benzer bir hareketle, 33 senedir ülkeye kan kusturan, zalim, müstebit, kan içici, kimseye nefes aldırmayan Abdülhamid’i devirerek hürriyet havasını solumak için yanıp tutuşuyorlardı. Genç subaylar Albert Vandal adlı bir Fransız’ın Abdülhamid’e taktığı ‘Kızıl Sultan’ adını pek benimsemişti; her gün ölmesi için dua ettikleri en büyük düşmanlarını bu isimle –bazen de Fransızca ‘Le Sultan Rouge’ olarak- anıyorlar, ona karşı yakıcı bir öfke ve nefret duyuyorlardı. Ünlü şairlerin onu baykuşa benzeten gizli şiirlerini her gün tekrar ediyor, Ermeniler’in, arabasına koyduğu bombadan yakayı sıyırmış olmasına çok üzülüyorlar; Tevfik Fikret’in kulaktan kulağa fısıldanan, suikastın başarısız olmasına ağıt yaktığı ‘Bir Lâhza-i Ta’ahhur’ (Bir Anlık Duraklama) şiirini, Edward Joris adlı suikastçıyı şanlı avcı olarak nitelediği şiirini ezberliyorlardı:

Ey şanlı avcı, damını bihûde kurmadın.
Attın fakat yazık ki, yazıklar ki, vurmadın.

Share.

Comments are closed.