Eylül…

0

Hiç yazmamışım eylülü, nasıl olur; ilkin Mehmet Rauf’un “her güzel şey kalbimde bir yara açarak gider” diyen o müthiş romanıdır. Rauf, kahramanlarının isimlerini bilerek cinsiyetten uzaklaştırır: Süreyya ve Suat. Başta hangisi kadın, hangisi erkek karışıktır; eylül gibi, karmakarışık yapraklar! Romanın adındaki ü karanlık bir kadın gibi şapkalıdır, daha çok u’ya yakın bir ü, sisli havalar gibi okunur. Halit Fahri Ozansoy, Edebiyatçılar Geçiyor’da ne güzel anlatır Eylül’ü, hatırlayan, okuyan var mı, kalmış mıdır?

Babil dilinde ulul. Süryanice eylul. Üzüm demek, bağbozumu zamanı; olgun, tatlı üzümler, çekirdekleri güneşte lambalar gibi ışıldarken koparılır, yapraklarından sarma sarılır; gizli sırrında üzümdür, şarabı taşır. Fellini’nin o çılgın Sekiz Buçuk (Otto e Mezzo)’unda yönetmenin çocukluğu, geçmişe dönüşlerin birinde evdeki kadınlar tarafından şarap teknesine sokulup yıkanır…

Eylül, Latince september. Septi yedi demek, Roma takviminde yedinci ay. Grup Gündoğarken’in Bir Yaz Daha Bitiyor albümünün kapağı eylül. Şezlonglar, geçmiş sıcak günlerin ağırlığıyla dökük, sahilde çakıllar uykulu, ağaçlar kime gölge olacak artık, dalgalar yorgun ağır fakat daha suya girilir. Ekim ortalarına kadar vakit var. Gelgelelim leylekler gitti, eylülün yedisi bıldırcın geçimi fırtınası, on üçü çaylak fırtınası; böyle her biri roman adlarını akla getirir.

Reklamdan sonra devam ediyor
Ekime doğru artık hırka giyilen sabahlar. Günler kısalır. Bitmiş yaz aşkları… Haydar Ergülen’in şiiri: “Kadın gider ve bunun şiir olduğu söylenir…” Alpay’ın sevgilisini çağırdığı ay eylül. İncesaz’ın Eylül adlı nefis şarkısı. Eylül biraz da şarkılar diyecektim ama 6-7 Eylül olayları, 12 Eylül, 1973 Şili darbesi… Aşkla olduğu kadar kanla da lekeli. Yine de Cansever: “Neyse ki biz eylüldük de bitmezdik resimlerde / sırasız, dengesiz, yapraksız, öyle…” Bitmeyiz tabii, bitiremezler bizi… 12 Eylül’de doğduğu için hiç doğum günü kutlamayan Sunay Akın ustayı da burada söylemeli.

Eylül, okulların açılması biraz da. Küt kalem, silgi, defter kapları, zil çalınca dağılan sınıflar telaşı. Kitaplığın tozunu alma vakti, yazın balkonlarından gelip çok toz birikti. Yeni kitaplar yerine yerleştirilmeli, yazılacaklar düzenlenmeli, gazete yazıları, yeni romanımın notları, atölyeler, dersler. Kurtuluş’ta apartmanlarının önünde yavaşça çiçekçiler başlar. Nişantaşı’nda krizantemler. Erbil Apartmanı’nın önünden geçerken Leylâ Erbil yine… Füruzan’ın güzelim hikâyelerine gitmeli ve ekim yaklaşırken Yahya Kemal ve Kanlıca’nın ihtiyarları.

Eylül işte, bir akşamdı Ankara’dan dönüyordum. Tren bulamadım, uçak yok, otobüs mecbur! Gidip bilet aldım. Otogardaki sıra sıra küçük büfeler. Tütün kolonyaları, bayat simitler, sanki çok tazeymiş gibi bir de filmle kaplanmış, ölü marulu, bitmiş domatesiyle kaşarlı sandviçler, rutubetli neskafeler, sonra iyi ki oraletler ve hatta hem de tarçınlı oraletler… Sonra pili birkaç ayda akıp bozulacak beter oyuncaklar, peronları ayıran kolonların önlerinde çökmüş bıyıklı adamlar.

Yolum uzundu. Bir an öylece durdum otogarın ortasında, peronlar, kimsesiz otobüsler. Gün batıyordu. Işıl ışıl, aleve durmuş tunçtan hava. Bu nasıl ıssızlık, yaşamıma dadanan bu an nasıl bir an, diye şaşakaldım. Nerval’in o şiiri: “Bir hava bilirim dünyalara değişmem / Bütün Rossini Mozart Weber sizin olsun…” Dünyanın ortasında sanki tek ben vardım, her şeyin nice yalnız, nice öksüz olduğunu öğrenmiştim o anda, romandaki gibi, “her güzel şeyin insanın kalbinde bir yara açtığını”… Ah eylül! Akşamdı ve şehre dönecektim. Serindi ve henüz gençtim. Onca yaşanır, geç bilinir. Her güzel şey geçip gider, kalbinde yara açarak insanın. Geriye kalansa eylüldür. Eylül ve güzel şeyler.

Onur Caymaz, Aydınlık

Share.

Comments are closed.