Okumuşun Sorunu

0
Doğan Kuban

Doğan Kuban
Diğer Yazıları

“Çağımıza bütün anlam ve biçimleriyle uygun bir toplumu yaratmak temel ilkemizdir. Türkiye ne Amerikanlaşacak, ne Batılılaşacak, sadece özleşecektir.” – Mustafa Kemal

Geçen gün bir makale toplumun sorununun Laik Cumhuriyetle Osmanlıcılık arasında olduğunu söylüyordu. Bu ülkenin 90 yaşına gelmiş bir vatandaşı olarak, bu değerlendirmenin toplumun genel eğilimlerini değil, halkın davranış ve düşüncesini doğru yansıtmayan ve ilkel bir oy avcılığına indirgenmiş politikanın yöntemlerini yansıttığını vurgulamak için bu yazıyı yazdım.

Kritik arakesitlerde toplum daha duyarlı olsa bile, onun duyarlığına etkili olacak düşünce, politikacıların ne söylediği değil, ne söylemediğidir. Kuşkusuz papağan gibi lider bellediklerinin sözlerini, çeşitli nedenlerle (bazıları utandırıcı) yineleyenler olacak. Fakat toplum eğilimlerini yönlendiren şeyin ideoloji olmadığını üniversite son yıllarımdan bu yana biliyorum.

Cumhuriyetin ilanından sonra Halk Partisi’nin ideolojisi, içinde değişik fikirler taşımış olanlar olsa bile, sadece her alanda geri kalmış bir imparatorluğunun çöküntüsüne karşı çağdaş bir devlet kurmak olarak tanımlanabilir. Bunun kuramsal tabanı olamazdı. Çünkü Osmanlı yerleşmiş, halka inmiş hiçbir politik düşünce mirası bırakmadı. Osmanlı toplumu hiçbir ciddi politik kavga yapmadan ömrünü tamamladı. Anti-emperyalist bir tutum, Kurtuluş Savaşı yapanlar için bir iç slogan olabilir. Fakat yurdu istila eden gavurla çarpışıyordu. Özü vatan savunmasıydı. Osmanlı ekonomik bir sömürge olmasına karşın, Mısır, Kuzey Afrika, Hindistan gibi bir sömürge değildi.

ENTELEKTÜEL ÇABALAR HALKA YANSIMADI

Demokrat partiyi halk partililer kurdu. Dinci partileri de Birinci Büyük Millet Meclisi’nden bu yana partiler içinde olan dinci klikler kurdu. Din seçim kazanma aracı olarak kullanıldı. Osmanlı döneminde de günlük yaşamın doğal bir parçası olan din üzerinden hiçbir ciddi ideolojik kavga olmamıştır. Toplum izin vermediği için değil, düşünsel geleneği ve alt yapısı olmadığı için ideoloji üretmedi. Bir ideoloji üretecek burjuvası, aristokrasisi olmayan, halkının %90’ı Anadolu’da yaşayan ve okuma yazması olmayan bir toplumda bu beklenemezdi. Avrupa’nın içinden geçtiği politik düşüncelerden hiç biri Türkiye’de yeşermedi. İkinci Dünya Savaşı bitene kadar faşizm ve komünizm etkileri kişisel yollarla girmiş, devlet tarafından politik nedenlerle vurgulanmış olabilir. Bunlar toplumun kafasının üzerinde kalmış, düşünce ve duygularında hiç yer etmemiştir.

İlgili:  Türkiye'nin ve dünyanın geleceği bilim ve teknoloji

Demokrat parti dönemi de, politik düşüncenin gelişmesi olmayan bir dönemdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan egemenliğinde bir blokta yer alan Türkiye’de hiçbir politik düşünce gelişmedi. 27 Mayıs ve Soğuk Savaş ve Avrupa’da savaş sonrası hareketler sırasında Türkiye Amerikan güdümünde göreceli bir demokrası denemesı yaparken, sonuçları bilinen olaylar oldu. Bunlar halk hareketleri olmadığı gibi, politik gelişme enerjisi gösteren, halka yansıyan entelektüel çabalar değildi.

İTHAL DÜŞÜNCE İLE YAŞIYORUZ

Bu şaşırtıcı da değildir. Türkiye Osmanlı Çağı’nın başından bu yana, bugün de dahil, ithal düşünce ile yaşayan bir toplumdur. Kul olarak yaşayan bu toplumun kendi düşünce geleneğinde hiçbir politik açılım olamazdı. Medrese eğitimi bunu içermiyordu. Üniversite eğitiminin de sadece denemesi yapıldı.

19. yüzyılın ikici yarısında İstanbul’da İdadilerde okumak için bir dünya tarihi yazacak kimse yoktu. O zaman Maarif Vekaletinde danışmanlık ya da genel müdürlük yapan ve ünlü Bizans tarihçisi Mordtmann’ın kardeşi olan Mordtmann bir Arnavut milletvekilinin Fransızca’dan çevirdiği tarihi, Ali Paşa’nın ısrarına karşın, Maarif Encümeni’nin, Kısas-ı Enbiya’ya uymadığı gerekçesiyle (?) kabul etmediğini, bu nedenle tarihin sivil idadilerde okutulmadığını, fakat sadece Harbiye’de okutulduğunu yazar. Bugün o tarihin yürütülmeye çalışıldığı garip bir dönemdir.

Cumhuriyetin çağdaşlaşma çabası İkinci Dünya Savaşı ile kesildi. Fakat onun kurduğu sistem dünya ile iletişimin ve ilişkilerin artması sonucunda, ozmozla yaşamını sürdürdü. Bugün de, daha zayıflamış düzeyde, benzer koşullarda devam ediyor. Fakat devlet elinde olan üniversite öncesi eğitim, politik baskılar nedeniyle çağdaş niteliğini yitirdiği için, bunun üzerinde çağdaş bilim ve teknoloji gelişemez. Taklit sürüyor. İthal de sürüyor.

Ne var ki bugün Cumhuriyeti yaşatan politik iktidarlar değildir. Bu Çin’i de, Rusya’yı Pakistan’ı da, Türk’ü de, Kürd’ü de, Şii’yi de, Sünni’yi de bağlayan, satıcı ve alıcı bağıdır. AVM müşterisini ve televizyon seyircisini de bağlar. İngilizce bilmeyenlere üniversite derslerini İngilizce öğretir. Bu, sömürücüler için iyi bir satış garantisidir. Birkaç öğrenci paçayı kurtarsa bile, geri kalanlar müşteri olacaklardır. Çok iyiler ise zaten dışarıda çalışıp kendi ülkelerinin dünya müşterisi kalmasına pozitif katkı da bulunacaklardır.

İlgili:  ‘Yaşasın Reis’ ve ‘hepiniz gebereceksiniz’ kitlesi ile bir referandum yapılabilir mi?

DÜŞÜNCELER KONTROL ALTINDA

Fakat bu sistemin eğitime ilişkin bir özelliğini geri kalmış ülkelerin cahil idarecileri nedense anlamıyorlar. Düşünmesi kontrol altına alınmış, cahil öğrencilerin dünyayı öğrendikleri yer okul değildir. Televizyon, AVM, vitrin ve reklamlardır. Bu durumda milliyetçiliğin, dinciliğin, demokrasinin satıcılar için önemi yoktur. Önemli olan müşteri statüsüdür. Amerikalı, Alman, Rus, Çinli almak isteyen herkese silah satarlar. Politik amaçlarla da istediklerini ayrıca kayırırlar. Onun için dolaylı ve reklam amaçlı dünya imgesine ve politikacının dilindeki derleme söyleme politikanın gerçekler yansımaz.

Politikayı olumlu bir geleceğe yöneltecek olan, halkın gelecek dünya konusunda ulaştığı ya da ulaşabileceği gerçeklerdir. Bu onun bildiği yaşadığı kavramlarla verilebilir. Bu gün kullanılan terminoloji ona erişmiyor.

1908’de İttihat Terakki baskısıyla Kanun-u Esasi çıkartılarak İkinci Meşrutiyet kurulduktan sonra aynı yıl İstanbul’da Sosyalist Parti ve 1909’da Selanik’te Sosyalist Federasyon kurulmuş, 1908’de ilk Sosyalist İşçi Sendikası ve başka sendikalar kurulmuştu. Yakın tarihimizin en ilginç fenomeni faşist ordunun(?) sosyalizm ve komünizmin önünü açan ilk ulusal kurum olmasıdır. Bunun da nedeni subayların sivillerden daha iyi yetişmiş olmalarıdır.

Bu tavır Meclis’te ilk Komünist Parti’nin Mustafa Kemal ve tek parti döneminde kurulması, Kadro Dergisinin yayımlanması, 1960’da ordu müdahalesinden sonra Büyük Millet Meclisi’ne 15 sosyalist milletvekilinin girmesini sağlamıştır. ABD ile Sovyet Rusya arasında soğuk harp yoğunlaştığı zaman Türkiye’de de ölçüsüz bir solcu avı başlamış, bu 1980 Evren felaketi ile sürüp, ondan sonraki gelişmelerde ordunun kurumsal tasfiyesine kadar uzanmış, bugünün, artık yadsınması olanaksız kafa karışıklığı ve adaletsizliğinde sonlanmıştır.

KAFASI KARIŞIK OLANLAR, AYDIN GİYSİLİLER

Bu gelişmelerde kafası kavramsal olarak en karışık toplum grubu, okumamış, kentleşememiş halk değil, solcu ya da sağcı aydın hırkası giymiş olanlardır. Türk toplumunun erken göçerliğinden günümüze kadar vazgeçemediği kopyacılık ve doğrudan ithal kültüründen kurtulması gerekir. Türk toplumunun bilgi, algılayış, geleneksel birikim ve tepkileri Avrupalı, Amerikalı, Hıristiyan ya da Arapla aynı değildir.

İlgili:  Abbasi Rönesansı

Akademisyenlerimiz çağdaş olmanın kolay modunu seçtikleri ve uluslararası sıralama listelerini nişanladıkları için, yerel koşullara uygulanmış yeni ölçütler bulmakta zorlanıyorlar.

Demokrasi ve sosyalizm Batının ürettiği kavramlardır. Arkalarında yüzlerce yıllık felsefi düşünce, sınıf kavgaları, bilimsel birikim vardır.

Uygarlık Kant’ın 18. yüzyılda yayımladığı ‘Sürekli Barış’ adlı küçük yapıtında ‘Cosmopolitism’ adına uygun davranışlar içeren romantik, fakat modern bir yasa kavramıdır. Tek bir ilkede temellenir: Eğer dünyanın her hangi bir köşesinde evrensel ahlak ve hak yasasına aykırı bir şey olursa, bu dünyanın her yerinde tepki görmelidir.

Bizdeki politikacı söyleminin, böyle bir sorumluluk ve duyarlıkla ilgisi söz konusu değildir.

Share.

Leave A Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.