Toplum, bir yönü ile Ortaçağda yaşıyor

0
Doğan Kuban

Doğan Kuban
Diğer Yazıları

1980’den bu yana, demokratik süreçlerle cahilce, bazen zorbaca, bazen ahlaksızca oynanan politik oyunlar yüzünden, seçim halkın rahatça katılıp politik eğilimini özgürce ifade ettiği, uzun yıllar önce bir bayram havası içinde katılıp kendini çağdaş bir Türkiye vatandaşı hissettiği mutlu günlerden çok uzakta.

Oy verme neden endişeli insanların birbirlerine kuşku ile baktıkları bir pazar rekabetine dönüşsün? Biz partilerin müşterisi miyiz? Partiler bize veresiye hesap açan bakkallar mı?

Bu güne gelmemizde halkın sağduyusunu bulandıran, cehaletini kullanan seçimi bir ucuz satış ortamına döndüren parti propagandaları rol oynadı. Bu günlere gelmemizin arkasında 1950’den bu yana oynanan bir uluslararası oyun var.

Bu oyun İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra şekillenmeye başlayan, ABD ve Rusya arasındaki soğuk savaşla güçlenip, ABD ve Avrupa’nın Orta ve Yakın Doğu politikasına yamalanan bir emperyalist politikanın yan ürünüdür. 1980 darbesi ve demokratik rejimin budanması, Özal ve Evren işbirliği, kentlere kitlesel göçe paralel olarak toprak ve yapı spekülasyonuna dayalı ilkel kapitalizm ve sonunda en büyük cumhuriyet savunucusu olarak görülen ordu ve üniversiteye dışarıdan yönetilen saldırı.

AKP’den önceki 50 yıl, zorunlu olarak, yeni fakat gelişmemiş kent planları ile toprak ve yapı spekülasyonunu Türkiye’nin birincil ekonomik etkinliği haline getirdi. Anadolu ağaları yeni bir rantiye sınıfı (daha doğrusu kliği) oluşturdular. Belediyeleri elllerine geçirdiler. Politika bu etkinlik üzerine kuruldu.

EĞİTİMİN YOZLAŞMASINA YARADI

Bu 50 yıl, artan nüfusdan dolayı eğitimin geliştiği izlenimi verse de, gerçekte daha önce varolan eğitim sisteminin yozlaşmasına yol açtı.

Politika ve ekonomideki gelişme ABD’nin genel çizgileriyle yönettiği az gelişmiş devlet imgesine uygun inşa edildi.

Bunun Cumhuriyetçi demokratik, özgürlükçü boyutları hiç bir zaman hükümetlerin amacı olamadı. Hızla artan kırsal nüfus tarlasını bırakıp kentlere yığıldı. Kentlileşemedi. Gününü kurtarmağa çalışan, yetersiz örgütlenmiş, az gelişmiş bir toplum oldu. Kent yaşamı insanlara özgürlük ve demokrasi değil, acımasız bir yaşam kavgası, dinsel ve ideolojik kamplaşma öğretti. Aynı olgunun farklı sahneleri belediyelerde, partilerde de oynandı. Türkiye İrak Savaşı başında 21. Yüzyıla, 1950’den daha az olgun, kent soygununun kurbanı bir nüfusla başladı.

İlgili:  ‘Yaşasın Reis’ ve ‘hepiniz gebereceksiniz’ kitlesi ile bir referandum yapılabilir mi?

Bu çözülme eğrisinin hızla 2014-2015 maksimumuna ulaşması, toplumun 1950’den bu yana yeni bir dünya düzenine hazırlanması sürecinin başarısız son aşamasıdır.

Çözülme, temelde partiler üzerinden değil, cahil toplumun tümü üzerinden geçerek gelişti. Arkasında karmaşık ve usta işi, uzun vadeli bir dış program olması gerek. Türkiye’de bunu planlayacak toplu politik irade, bilgi ve örgütlenme gücü yoktu. Toplumda kimileri bu komplo kuramlarından hoşlanmazlar.

GEÇ KAPİTALİZMİ YAŞATMA KURAMLARI

Kanımca 21. Yüzyılın en gözde, en gelişmiş kuramları, geç kapitalizmi yaşatmak için geliştirilen bu programlardır. Uygulandıkları ülkelerde toplumsal kültürün eğilimlerini ve algılama potansiyelini, çağdaş dünyanın yapısını tanımış olmanın derecesini, ekonomik yapıyı ve halkın ekonomik tepkisinin şiddetini, din ve milliyet duygularının yoğunluğunu incelemiş olmalarıdır.

Bu her zaman mükemmel olmayabilir. Bu gazetelere yansımaz. Politik ortam olanak verdiği zaman küçük bir düğmeye basarak mekanizma harekete gelebilir. Ona bağlı iç, dış, örgütsel, kişisel odaklar günlerce aylarca araştırma, tartışma konusu olabilir. Fakat kurbanları hazırdır. Buna benzer örgütlenme her yerde var. Fakat toplumlar buna hazırlıklı değildir. Kurban verip şok geçirdikleri zaman, politik propaganda yalan sistemini harekete geçirir.

Türkiye gibi ülkeler halklarını demokratik, bilgili ve özgür bir düzeye ulaştırmak için hiç bir şey yapmadıkları halde, bu örgütlerin işine yarayan ortamı hazırlamakta zorluk çıkarmazlar. Örneğin bir sınav, bir cinayet kadar düzgün hazırlanamaz.

DEMOKRATİK CUMHURİYETİ GÜÇLENDİREN YOKTU

Sevgili Okuyucular,

1950’den bu yana hiçbir dönemde hükümetler (1960 Devrimi dışında), Türk toplumunu çağdaşlaştırma aracı olarak demokratik Cumhuriyeti, özgürlüğü, laikliği halkın bilincine yerleştirecek bir etkinlikte bulunmadı. Ama ölüm, tarikat, din, Osmanlılık konularını politikalarına yardımcı olarak kullandılar. Çağdaş dünyaya ulaşacak bütün kanallar, alışveriş dışında, tıkandı.

Dünya halka bir pazar olarak tanıtıldı. Cahil ve fakir kalabalıklar çağdaşlığı bilgi olarak değil, satın alınacak süslü mallar olarak algıladılar. Otomobil sahibi olmak, özgür insan olmaktan daha önemli oldu. Bu bağlamda ilginç bir gözlem, bu aşıyı topluma yapanın daha önce kendisini de aşılatmasıydı. Böylece aşılı tüketimcilerin temsilcisi oldular.

İlgili:  Mimar Doğan Kuban: İstanbul batıracak Türkiye'yi

Tüketici sayısı arttığı oranda politik garanti de sağlanıyordu. Bu mekanizmanın çalışması için hükümetlerin tek işi, diğer alanlarda ne kadar yanlış yaparsa, ne kadar pot kırarsa kırsın, çağdaş kapitalizmi yaşatmaktı. Bu toplumun geleceğini planlamaktan daha kolaydır.

Bizim gibi sürü dışında kalanların anlamadıkları şey, bu mekanizmanın uluslararası ilişkileri ne kadar kolay işlettiğidir.

Burada paranın ötesinde ideoloji yoktur. Para aktıkça politika değirmeninin çarkı da döner. Su kesildiği zaman dönmez. Fakat çağdaş dünyanın nüfusu, aç karınların sayısı arttığı için, su arasıra kesilmeğe başladı. Bunun tersi de olası değil. AKP, kuraklıktan önceki döneme rastladı. Susuz kalınınca ne yapılacağını da halka anlatmadı.

* * *

Türkiye cumhuriyetinin bu duruma düşmesinin sayısız taktik nedenleri olabilir. Kürtler, Yakındoğu kargaşası, Petrol, Batının planları, AKP’nin kötü idaresi, 17 Haziran seçimini kazananların pısırıklığı, Anayasa ihlalleri veb.Fakat buraya kadar nasıl gelindi?

Bir ülkenin 25 milyon seçmeni, dünyanın bütün konjonktürleri bağlamında, ülkenin ormanda kaybolduğunu ve geleceklerinin kuşkulu olduğunu hala bilmiyorlar. Çağdaş dünyanın farkında değiller! Bu güne onlar öyle geldi, Türkiye de böyle geldi. Fakat bu sonucu cahillerin partisi olduğu için iktidara yüklemeyelim.

Sorunumuz, geleceğin dünyasından uzak kalmamızdır. Bu Osmanlı artığı bir toplum kesiminin direnci sonucudur. Ne var ki onu ayakta tutan kendi varlığı değildir. Evrensel Bir ‘survival’ sisteminin parçası olarak çalışıyor. Doğal olarak içimizde de ortakları var. Dünya hem insanlar, hem de ideolojik sistemler için çok tatlı.

Sevgili Okuyucular,

Seçimler toplumun yüzde kaçının düşünce olarak Ortaçaçağda kaldığını gösteriyor.

Hükümetin de ortaçağda yaşadığını kanıtlayan basit, fakat çok önemli göstergeler var. Ortaçağdan başlayarak ‘Zaman’, insan ve yaşamdan bağımsız matematiksel bir evrensel, bilimsel ölçü olarak kullanılmaktadır. Saat de, para gibi, organik ölçekler değildir. Bir ülke evrensel zaman değişimini otomatik dünya sisteminden farklılaştırarak, değiştiriyorsa ve halk da bunu algılamıyorsa toplum, bir yönü ile Ortaçağda yaşıyor demektir.

İlgili:  Bugüne nasıl geldiğimizi unutursak

Bir özelliğimiz daha olacak: Öğretime Arapça olarak başlayıp İngilizce olarak bitireceğiz!!

Bu Ortaçağ damgasını da yiyecek miyiz?

Doğan Kuban, CBT

Share.

Comments are closed.